» Dünyanın Altın Oran Merkezi Mekke



Dünyanın merkezi… Doğal olarak insanlar, dini inanış ve kabullerden ziyade bilimsel veriler ve ispat istiyor. Ben de bu konuyu bilimsel yönden birkaç doneyle ispatlama gayretinde bulunacağım. Bu konunun bilimsel ispat yollarında genelde uğrayacağımız duraklar “altın oran” ve “ley hatları” olacak.       Bu iddia güçlü bir iddia olduğu kadar, bilimsel açıdan da çok kuvvetli delillere sahip bir iddia. Dünyanın merkezi… Doğal olarak insanlar, dini inanış ve kabullerden ziyade bilimsel veriler ve ispat istiyor. Bilimsel yönden birkaç done Bu konunun bilimsel ispat yollarında genelde uğrayacağımız duraklar “altın oran” ve “ley hatları (ley lines)” olacak. Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısı olarak bilinir. Eski Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından mimaride ve sanatta kullanılan bu orana uygun biçimde bölünmek istenen bir doğru parçasının uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan bölünmelidir ki; küçük parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın bütün doğruya oranına eşit olsun. İşte bu oran, pi (π) sayısı gibi irrasyonel bir sayı olup ondalık sistemde yazılışı 1,618033…’tür. Bu oranın kısaca gösterimi ise ” (1+√5)/2 ” olur. Bu oran doğal olan veya  gözümüze mükemmel görünen her şeyde karşımıza çıkar. Özellikle de yaratılışta… İnsan vücudunun neredeyse her yerinde altın oran mevcuttur. Parmak boğumları buna en güzel örneği oluşturur. Göze güz...

Devamını Oku

» Mitolojiden Gerçeğe Doğru: Atlantis Efsanesi



  Bugün Atlantis, şairler, romantikler, hayalperestler için yitirilmiş bir cennet, keşfedilmemiş bir El Dorado, mükemmel bir ütopya… Yarın bilimin konusu olacak mı? Keşfedilmemiş El Dorado Atlantis efsanesi, tarih bo­yunca meydana gelen değişikliklerden fazla etki­lenmedi. Platon, doğumundan 9000 yıl önce var olmuş ve yanardağ patlamasıyla suya gömül­müş Atlantis’i zengin biçimde betimlemişti. O zamandan beri, Atlantis uygarlığı pek çok yazarın, şairin, ressa­mın ve bilim adamı­nın hayallerini süsle­di. Atlantis’in gerçek bir ülke olduğunu öne süren 70’ten faz­la kitap var. Bunların arasında, 17. yüz­yılda yaşamış İngiliz filozof Francis Bacon’ın Yeni Atlantis adlı kitabını özellikle anmak gerekiyor. Bacon, Atlantis’i Kuzey ve Güney Amerika ile ilişkilendirmişti.       Onca kitaba ve iddiaya rağmen, hiç kimse Atlantis’i ya da dünya yü­zeyinden nasıl silindiğini bulamadı. Birçok şüpheci yazar ve insan, Platon’un felsefesindeki ideal kentine ilişkin düşüncelerine hazırlık olsun diye Atlantis’i yarattığına inanıyor. Bu düşünürlerin başında ise, Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquet ge­liyor. Ona göre, “Atlan­tis kavramı, zaman içinde bilginlerden, yarı-bilginlerin, ardından da mitomanların tekeline girdi. Bugün Sahra’dan Sibirya düzlüklerine, Ti­ticaca Gölü’nden Tibet yaylalarına kadar, dünyanın dört bir yanında Atlantis rüyasının peşinde koşanlar var. Tabii, bütün kabahat Platon­da… İlk dönem Atina toplumuna ideal kentini benim­setmek için uydur­duğu efsane, bugün yeryüzünün en bü­yük dedikoduların&s...

Devamını Oku

» Psişik Tedavi



  Doktorlar hastaları yüzyıllardır fiziksel ve psişik (Ruhsal) ilaç ve tedavilerin yardımıyla iyileştirmişlerdir. Ancak modern çağda batı medeniyetinin büyük bir kısmı tedavinin ruhsal boyutuna gösterdiği ilgiyi azaltmıştır. Aslında tüm iyileşmelerde mutlaka bir oranda ruhsal iyileşme söz konusu olsa da, iyileşme sürecinde zihnin işlevine verilen önem gittikçe azalmıştır. Bunun görünürdeki en büyük sebebi, batı medeniyetinin hastalıklarla fiziksel mücadelede çok ileri aşamalara gelip pek çok hastalığı etkisiz hale getirmesidir.   Tıp ne kadar gelişirse gelişsin, tedavilerde hastanın kendi durumuna bakış açısı önemini asla yitirmez. En basitinden psikosomatik rahatsızlıkların tedavisinde hastanın iradesinin ne denli önemli olduğu, ilgili tüm uzmanlarca kabul edilmektedir. Kişinin hastalığa karşı mücadeleye hazır olması ve iyileşeceğine olan inancı, bu mücadelenin kazanılmasına ve iyileşmenin süresine çok büyük oranda etki eder. Zihnin madde üzerindeki egemenliğinin iyileşme yeteneğini güçlendireceğini muhtemelen bütün doktorlar kabul etmeyeceklerdir. Ancak tedavileri günümüzdeki imkanlarla çok zor hatta imkansız olan kanser türlerine yakalanan kişilerin kaderlerine boyun eğmeyip hastalıkla mücadele etme ve onu yenebilme kabiliyetlerine samimi olarak inandıklarında, umulandan çok daha uzun yaşadıklarını ve hatta hastalığı tamamen yendiklerini gösteren pek çok örnek vardır.   Psişik iyileştirme uzmanları yaptıkları şeyin, hastaların kendi kendilerini iyileştirmelerine yardım etmekten ibaret olduğunu söylemektedirler. Bunun yanında bazı durumlarda hastaya enerji transferi de söz konusu olabilir. Enerji transferi konusu, etkenlilikleri kanıtlanmış olan bazı alternatif tedavi y...

Devamını Oku

» Eski Dünya’nın Efendileri



Devleri Kim Bilmez, kim tanımaz! Kocaman boyları, korkunç güçleri, çoğunlukla kötü huyları, serüvenleriyle dünya mitolojisini, masal dünyasını, eski destanları doldurmuşlardır. Devleri bilmeyen, tanımayan, anlatmayan ırk yoktur denebilir; devlerden yararlanmayan, onları çarpıcı, korkutucu bir unsur olarak kullanmayan masal, efsane, mitos olmadığı gibi. Acaba devler neden böylesine yaygın bir unsur olup bütün sınırları aşmış, ilkel toplulukları, eski toplumları, büyük uygarlıkları etkilemişlerdir? Acaba çok eski, adeta unutulan çağlarda devler var mıydı? Acaba mitosların arkasında artık insanoğlunun belleğinden silinip yalnız efsanelere, masallara sığınan bir gerçek mi yatıyor? Ya da, Jung’un tanımlamasıyla, devler düşlerimize giren atalardan kalma hatıralar, ilk örnekler, büyük görüntüler midir?   Devlerin varlığını destekleyen görüşlere geçmeden, devlerin izlerinden, fosillerden hatta son yıllarda görülen devlerden söz açmadan, masalları, efsaneleri, mitosları karıştırarak bu yaratıkları tanımaya çalışalım. Türk mitolojisiyle ilgili bir kitapta şu bilgileri buluyoruz: ”Türk mitolojisinde olduğu gibi, hemen bütün ulusların mitolojilerinde görülen devler, görünüş bakımından çok defa insan uzuvlarından alınarak büyütülmüş, biçimlendirilmiş korkunç yaratıklardır. Gövdeleri çok büyüktür. Olağanüstü güçlüdürler. Tanrılarla savaşır, kahramanlarla uğraşır, ama sonunda öldürülürler. Bunlar bir dağı yerinden kaldırıp öbür dağın üstüne koyar, tanrılarla savaşmak...

Devamını Oku

» Evren Balon Şeklinde Mi?



  Çoklu Evren Teorisi Test Ediliyor. Perimeter Ortaklığı Fakültesi’nden Matthew Johnson ve diğer bilim insanları çoklu evren teoreminin hipotezini bilimsel açıdan test edilebilir bir dünyaya taşımaya çalışıyor. Büyük patlamadan önce her şey sadece vakumdu. Vakum karanlık enerji adı verilen bir genişleme alanıyla (Higgs alanı) kaplandı. Sanki bir demlikteki suyun buharlaşırken kabarcıklar çıkarması gibi balonlara ayrıldı. Her balon bir diğer enerjisi az olan vakumu içerdi ve halen hiçlikte değildi. Bu enerji nedeniyle balonlar genişlemeye başladı. Sonunda kaçınılmaz olarak bazı balonlar birbirlerine çarpmaya başladı. Bu arada ikinci bir balonun üretilme ihtimali var.   Bu balonlar birbirinden ayrı ve seyrekte olabilir ya da aynı bir köpükteki gibi birbirine yakında olabilir. İşte bu balonları her birinin bir evren olduğunu düşünün. Bu resmi canlandırdığınızda sanki köpüklü bir evrenler denizi ortaya çıkıyor. İşte bizim evrenimizin bu evrenlerden sadece biri. Çoklu evren hipotezinde ceviz kabuğundaki kabarcıklar gibi… Aslında hiç de kötü hikaye değil. Bilim insanları fiziksel açıdan motive olarak evrenin düşündüğümüzün aksine kozmik bir genişlemeden ibaret olmadığını destekliyor. Kozmik şişme ya da genişleme halen evrensel olarak kabul edilmiyor ve çoğu döngüsel evren modeli bu fikre aykırı. Her şeye rağmen genişleme evrenin erken gelişimine dair bazı gözlemsel kanıtlarla desteklenen birinci teori. Genişleme evrenin büyük patlamadan hemen sonra hızlı bir şekilde genişlediğini, o kadar hızlı ki, saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinden trilyonda birinde uzayın bir nanometreden çeyrek milyar ışık yılı uzağa genişlediğini iddia ediyor. Bu inanılmaz fikir diğer astrofiziksel g...

Devamını Oku

» Kristof Kolomb Amerika’nın “Son” Kâşifiydi



Amerika’nın keşfi denilince hemen hemen herkesin aklına Kristof Kolomb gelir. Ancak Kolomb’tan çok önce bir çok kâşif Amerika Kıtası’na ayak basmıştı. Kolomb, Amerika’nın son kâşifiydi. Çinliler Amerika’da… Bazı eski Çin metinlerine göre İmparator Huang Ti’nin em­riyle keşif gezisine çıkan bir Çin filosu muhtemelen Bering Boğazı’ndan geçerek, Milattan Önce 2640’da Amerika’ya ulaşmıştı. Çin efsaneleri Milattan Önce 459’da da bazı Çinliler’in Alas­ka’ya yerleştiğini anlatır. Amerika’ya gidenler yalnız Çinliler değildi. Bu yıllarda Hindliler de Amerika’ya ayak basmıştı. Milattan Önce 400’li yıllarda bazı Hindu din adamlarının Meksika’ya ulaştığı ve Aztekler ile birlikte yaşadığı rivayet edilir.     Akdeniz’in önemli uygarlıklarından olup Milattan Önce Suriye kıyılarında yaşayan, tüccar ve denizci bir halk olan Fenikeliler’in de Afrika’nın çevresini denizden dolaştıkları, hatta te­sadüfen Amerika’ya ulaştıkları söylenilir. Avrupalılar’ın Amerika ile tanışması Asyalılar’a göre hayli sonradır. 484 ile 518 yılları arasında yaşamış olan İrlanda’lı keşiş Aziz Brendan’ın Milattan sonra 6. yüzyılda Okyanusu aşarak Amerika’ya gittiği rivayeti vardır. Aziz Brendan seyahatnamesi’nde İzlanda ve Grönland gibi yerlere uğrayan seyyahların 7 yıl süren yolculukları sırasında Amerika’ya gittikleri de ifade edilir. 1960’lı yıllarda Vermot ve Virginia’da bulunan Keltler’e ait Ogham alfabesiyle yazılı taşların bu seyahatten kaldığı iddia edilmişti.     Ünlü İslam tarihçisi Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Or­taçağ İslam coğrafyacılarının es...

Devamını Oku

» İnsan Irkının Saklı Tarihi



İnsanlığın geçmişindeki gizemli olaylarla ilgilenen Avusturyalı tarihi eser araştırmacısı Klaus Dona ile Şubat 2010’da yapılan bir söyleşi ve bu söyleşi sırasında yapılan slayt (saydam) gösterisi bir metin haline getirilmiştir ve aşağıda sunulmaktadır. Not : Orijinal metinde köşeli parantez içinde resimlerin slayt ekranındaki konumlarını belirten sağ, sol, yukarı ve aşağı gibi yön ifadeleri, metnin çevirisinden sonra resimlerin bu notta konumlandığı şekilde değiştirilmiştir. BILL RYAN (BR) : Camelot Projesi ve Avalon Projesi’nden Bill Ryan işte karşınızda. Bugün 20 Şubat 2010 ve tekrar Klaus Dona ile bir araya gelmek büyük bir ayrıcalık. Bu video gösteriminde farklı bir söyleşi olacak; çünkü esasında çok az konuşmam gerekecek, belki de hiç gerekmeyecek! Klaus, tüm dünyada, mantıken “İnsan Irkının Saklı Tarihi” diye adlandıracağınızı düşündüğüm konulara ilişkin olmak üzere kişisel olarak araştırdığı, keşfettiği, incelediği eserler ve olağanüstü olaylar hakkında hazırladığı çok özel, olağandışı ve büyüleyici slayt gösterileri üzerinde işitsel açıklamalar yapacak. Ne dersin, iyi bir özet oldu mu, Klaus?   KLAUS DONA (KD) : Çok iyi bir özetti, evet. BR : Öyleyse, bu noktada geri çekiliyorum ve şimdi yapacağınız şey, sadece keyfinize bakın ve slayt gösteriminin tadını çıkarın. Klaus, sizi kendisiyle birlikte bir yolculuğa çıkaracak… Yolculuğunda, kendisine ait keşifler boyunca ona yoldaşlık edebilirsiniz. Ve şimdi sıra senin Klaus. Burada neye bakıyoruz? Bir dizi piramit görüyorum. Anlamı nedir? KD : Anlamı şu : piramitleri dünyanın her yerinde her kıtada görebilirsiniz. Soru şu ki, bunları ne zaman ve kim yaptı? Neden dünyanın her ...

Devamını Oku

» Bosna Piramidi



Bosna-Hersek’te Saraybosna’nın kuzeybatısındaki Visoko şehrinde bulunan Visocica Tepesi, Ekim 2005’te Boşnak-Amerikalı işadamı/kaşif  Semir Osmanagic’in, tepenin aslında geçmişi belki de bundan 12 000 yıl öncesine, son buz çağına da­yanan, insan yapımı dev bir piramit olduğu yönündeki olay yaratan iddiasını ortaya atmasıyla dünya çapında gündeme geldi. Osmanagic, bir zamanlar duvarla çevri­li bir ortaçağ şehrinin bulunduğu yer olan tepenin dört ana yöne bakan, son derece simetrik dört yokuşu, düz bir zirvesi ve bir girişi olduğunu öne sürdü.   Bölgedeki kazılar sırasında Osmanagic ekibiyle bir­likte, piramidin dış yüzeyinden geldiğini düşündüğü bü­yük taş kesitleri, kazı ekibinin yapının havalandırma bacası olduğunu tahmin ettiği tüneller ve muhtemelen bir zamanlar piramidin eğimli yüklerinin bir parçası olan kesilmiş ve parlatılmış taş parçaları buldu. Osmanagic, Mısır’daki Büyük Giza Piramidinden üçte bir oranda daha büyük olan bu tepenin insan yapımı olduğundan şüphe duymamaktadır ve Meksika’daki Kolomb keşfi öncesi şehirlerden Teotihuacan’da bulunan Güneş Piramidine olan benzerliği nedeniyle tepeyi Güneş Piramidi olarak adlandırmıştır: Bölgenin uydu fotoğrafla­rı ve termografı yöntemiyle elde edilen görüntülerinde Visoko Vadisi’nde piramide benzer iki tepe daha görülmüştür. Hatta Osmanagic bu bölgede, Bosna Ay Pirami­di, Bosna Ejderha Piramidi, Bosna Aşk Piramidi ve Yeryüzü Tapınağı’nın da içinde bulunduğu eskiçağ yapılarından oluşan bir merkez olduğunu belirtmektedir. Visocica Tepesi’nin bulunduğu bölgedeki şaşırtıcı bulgular sonucunda turizm patlama...

Devamını Oku

» İngiltere’nin Eski Tepe Figürleri



İngiltere’deki tepelerin çimlerinde 3000 yılı aşkın bir süredir dev figürler ve jeoglifler oluşmuştur. İngiltere’nin farklı yerlerine dağılmış 56 tepeüstü figür vardır. Bunların çoğu, ülkenin güneyindeki yaylalardadır. Bu figürlerin içinde devler, atlar, haçlar ve askeri alayların rozetleri bulunmaktadır. Bu şekillerin çoğu son 300 yıl ve civarına tarihlense de birkaçı daha da eskidir. Muh­temelen içlerinde en ünlüsü Berkshire’daki gizemli fi­gür Uffington Beyaz Atı’dır. Son zamanlarda tarihi ye­niden araştırılmış ve eskiçağ Roma devri öncesi, Demir çağından kalma olduğunu gösteren önceki tahmindeki tarihlerden daha da eskiye dayandığı tespit edilmiştir.     Figürler arasında en tartışmalı olanlar Dorset’teki Cerne Başrahip Dev ve Sussex’de Wilmington’daki Uzun Adam figürüdür. Acaba bu dev figürlerin işlevi neydi? Onları kim yapmıştı? Ve en eski örnekleri nasıl bin yıllar boyunca bozulmadan kalmıştı? Figürleri oluşturmada kullanılan yöntem, sadece aşağıdaki parlak beyaz kireçtaşını ortaya çıkarmak için yukarıdaki çimin kesilmesiydi. Ancak, büyük bir insan topluluğu tarafından düzenli bir şekilde kesilmemiş olsa çim kısa süre sonra tekrar büyürdü. Figürlerin büyük bir çoğunluğunun yok olmasının nedeni, gelenekler ile solan figürlerin bağdaştırılmasıyla insanların artık çimleri biçme zahmetine girmemesidir. Dahası, bu figürler insanlar her zaman aynı noktadan çim kesmediği için yüzyıllar sonunda şekil değişikliğine uğramıştır. İngiltere’de bugün eskiçağa ait herhangi bir tepeüstü figürünün bugün hâlâ ...

Devamını Oku

» Metafizik Savaşın Şifresi: Kızkulesi



  Üsküdar’ın tarihi değerlerinden 2.500 yıllık Kızkulesi, İstanbul’un da en önemli simgelerinden biridir. Battal Gazi’den Afrodît’e kadar uzanan pek çok efsanesi anlatılır. Bu yüzden gizemini hâlâ korumaktadır. Kızkulesi, Marmara ve Karadeniz’in sularının birleştiği yerde bulunuyor. Bu açıdan Hz. Hızır ve Hz. Musa’nın buluş­tuğu mekan  olma ihtimali de çok yüksek.   Klasik hikayeyi herkes bilir. Kendisine, çok sevdiği kızının on sekiz  yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenen kral çareyi yılanlardan uzak, denizin ortasında­ki kuleyi onarmakta bulur ve kızını da oraya kapatır. Ama kehanete engel olunmaz. Kuleye gönderilen üzüm sepetinden çakan yılan prensesi zehirler. Prensese demirden bir tabut yaptırılır. Ayasofya’nın girişine defnedilir. Bugün, halâ daha bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, prensesi ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair rivayetler de vardır. Kuran ı Kerim’de, Kehf (Mağara) suresinde Hz. Hızır’la Musa’nın buluşmasından ve yol arkadaşlığına ait sırlardan bahsedilir. Hz. Hızır mahlukatın sırrına eşyanın görünmeyen ilmine vakıftır. Hz. Musa ise dış aleminin rehberi ve bilgesidir. Bu ayetlerde Hz. Hızır’la, Musa Aleyhisselamın buluştuğu iki denizin birleştiği yerden bahsedilir. Ancak coğrafya, açık bir şekilde belirtilmez. Bu ayetlerden yola çıkarak Musa Pey­gamberin daha çok yaşadığı coğrafyayı hesaba katarak bu iki denizin birleştiği yer olarak daha çok Kızıldeniz’in ismi geçiyor. İsrail Kohenleri’nin de bildiği bir sır şu ki Hz. Musa ile Hz. Hızır bu Kızkulesi’nin bulunduğu bölgede buluşuyor. Karadeniz ve Marmara’nın buluştuğu; yani iki denizin birleştiğ...

Devamını Oku

» Bir Milyon Ton Bakır



“İnsanlığı yok eden çok farklı felaketler olmuştur ve olacaktır; bunların en büyüğünü ateş ve su yapmıştır” PLATON, TIMAIOS Atlantis. Hiçbir ad, binlerce yıl sonra, dünya üzerindeki milyonlarca insanda bu kadar çağrışım yapmamıştır. O, kimli­ğini bir uzay mekiğine ödünç verdi. Önemli filmlerde ve televiz­yon programlarında konu edildi. Sulara gömülmüş bir ülke hak­kında şimdiye kadar yayınlananlardan çok daha fazla sayıda ye­ni kitap ortaya çıkıyor. Ayrıca bu konuda yayınlanan, tahmini 2.500 makale ve dergi yazısı da var. Gelenekçi bilim adamları­nın yanında anılması ya da kayıp şehirle ilgili belli bir temel önerme bile, “yalancı manyakların” empatiyle mahkûm edilme­lerini sağlamaya yeterli. Ama bir yüzyılı aşkın süren resmi muhalefete rağmen, çoğunluğu bağımsız araştırmacılardan oluşan uluslararası bir çevrenin yoğun ilgisi kadar, insanların Atlantis’ten büyülenmeleri de, onun bir zamanlar gerçek olduğuna da­ir genel inanışın sağlamlığını gösteriyor.   21. yüzyılın başında, biriken önemli bilimsel kanıtların miktarı, teoriyi hızla gerçeğe dönüştürürken, bu çevre beklenmedik şekilde genişliyor. Çünkü Atlantis’in bütün ününe rağmen, birçok insan onun hakkında çok az şey biliyor. Onun okyanusta bir krallık olduğu­nu, doğal bir afetle denizin altında kalmadan önce yer kürenin büyük bölümüne uzun yıllar egemen olduğunu, bunun ardından da hayatta kalanların gezegenin çeşitli yerlerine kaçtıklarını tah­min ediyorlar. Birçok Atlantis bilimi uzmanı, başlangıçta bu uy­garlığın, en az on iki bin yıl önce “Atlantis” kıtasınd...

Devamını Oku

» Osmanlı’da Cadılar Vampirler ve Büyücüler



Evliya Çelebi’nin Anlatımıyla; Osmanlı Devrinde Cadılar, Vampirler, Tıslımlar ve Büyücüler Her konuda anlatacak bir hikâyesi olan Evliya Çelebinin elbette “sihir”, “büyü” ve “cadılar” hakkında da anlatacak bir şeyleri vardır. Seyahati boyunca karşılaştığı pek çok egzotik hikâyeyi,  şahit olduğu tılsım, cadı, büyü, büyücü olaylarını ve gözlemlediği doğaüstü varlıkları eserinde anlatır. Kendinden önceki tılsım ve efsanelere atıfla tecrübe ettiği bu hadiseleri yorumlar.  Hatta bilinen en eski “Vampir” hikâyelerinden birini onun naklettiği, bu yönüyle klasik “Drakula” öykülerine temel teşkil ettiği konusunda tüm tarihçiler hemfikirdir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinin çeşitli bölümlerinde “harikulade hadiseler”  dediği bu olaylara dair pek çok değişik anlatımlar yapar.   Meydanlarda, paşa konaklarında, ziyafet ve şenliklerde şahit olduğu sihirbazlık, hokkabazlık, madrabazlık gibi gösterilerden bahsederken bunların “temaşa” – “gösteri” yönünü vurgular. Fakat, Evliya’nın anlattığı 3 farklı Cadı, Büyü, Büyücü olayı vardı ki olayları şahsi tecrübelerine dayandırarak ve hakikat ile sarmalayarak, şahitler huzurunda ortaya koymaktadır. Evliya Çelebi deyince aklımıza hep “damdan dama atlarken donankedi” hikâyesi gelir. Hâlbuki Evliya’nın seyahatnamesinde daha ne “tantanalı” olaylar vardır da bilinmez. Seyahatname bizde unutulup gitmişken 1830’lerde Avrupalılarca keşfedilir. İlk olarak Alman tarihçi Hammer’in dikkatini çeker ve şöhret bulur. Eserden İngi...

Devamını Oku

» Karanlık Zamanlar Kayıp Uygarlıklar



Karanlık Zamanlar Kayıp Uygarlıklar Bu kitabın içeriği geçmişle alakalı. Tek bir geçmiş mi var, geçmiş sabit mi; hepsini biliyor muyuz? Bize göre geçmişin büyük bir kısmı kurgu, yani karanlık zamanlar, kayıp uygar­lıklar. Bir önceki yüzyıla kadar Truva’nın bile Atlantis gibi sadece efsane olduğu düşünülüyordu. 1868’de Alman Heinrich Schliemann tarafından yapılan kazılar sonucu Truva’nın gerçek olduğu anlaşıldı. Mısır dili ve tarihi üzerine çalışmalar henüz iki yüz yıllık. Sümer tabletleri üzerine yapılan çalışmalar da bir yüz yıl öncesinden günümüze kadar ancak yoğunlaştı. Bunları söylü­yoruz çünkü tarihin derinliklerinin aydınlanmış olmamasın­dan dolayı, ‘bu kesin doğru diye kabul etmememiz lazım. Tarih konusunda şunu bilmeliyiz;   Karanlık zamanlar, kayıp uygarlıklar var; bildiklerimiz veya bilmemize izin verilenler de çarpıtılmış olabilir… Gelecek insanları korkutuyor, gelecekte kaos gözüküyor. Teknoloji hazmedemediğimiz oranda akıl almaz ilerliyor. Bir düzensizlik ve belirsizlik var… İnsan hem kendinden hem de doğal felaketlerden korkuyor. Belki de bu korkuların geçmiş­ten kaynaklanan bir nedeni var; geleceğe dair bazı şeylerin ne olacağının izleri var… Genetik hafızamızda uygarlıkları sona erdiren felaketlerin izleri var! Orkun Uçar: Günümüzde ağırlıklı olarak şu iki olguyu yaşıyoruz: Bir defa inançların yükseldiği çatışmaların inanç doğrultusunda olduğu bir zamandayız. 21. yüzyılda hâlâ bir medeniyetler çatışmasından bahsediyoruz. Papa 16. Benediktus’un son derece keskin çizgilerle medeniyetleri birbi­rine kışkırtan beyanatları var. Diğer taraftan insanların h...

Devamını Oku

» BABİL KARDEŞLİĞİ



BABİL KARDEŞLİĞİ İngiliz araştırmacı yazar David Icke’ye göre Sümer toplumunun gelişmesi ve en üst seviyeye çıkması, Mars’tan geldiği iddia edilen Aryan ırkın, Kafkas dağlarından Orta­doğu bölgesine doğru ilerlemesi ile mümkün olmuştu. Ger­çekten de Sümer, Mısır ve Indus Vadisinde aniden çok ile­ri uygarlık seviyesinde toplumlar ortaya çıkmıştı. Bugün dünyayı kontrol eden kardeşlik örgütlerinin köke­ni Babil’in Aryan rahiplerine kadar uzanmaktadır. Eski yazılara ve efsanelere göre, Babil’in kurucusu Nemrud’du. Güçlü Tiran Nemrud, bir dev olarak tasvir edilir. Arap inançlarına göre, Baalbek (Lübnan) deki herbiri 800 tonluk üç taşı ve ilginç yapıları inşa eden veya ettiren Nemrud’du. Nemrud ve karısı Kraliçe Semiramis “Titan­lar” diye bilinen bir kan bağından geliyorlardı. Bu devler veya Titanlar ırkı, Nuh’un soyundan geliyordu. Enoş kitabında tasvir edilen bebek, aşırı beyaz teni ile “Gözetleyici insan melezi” bir yaratıktı.   Bu ‘Gözleyenler’, Enoş kitabı ve Jubilee’ler kitabı gibi doğruluğu tartış­malı Yahudi kökenli kitaplarda yer alırlar. İbrani rivayetlerine göre, on­ların torunları İbranice bir sözcük olan ve ‘düşmüş olanlar’ veya ‘düşen­ler’ anlamına gelen “Nefilim”dir. Aynı kelime Yunancaya ‘Gigantes’ veya ‘Devler’ olarak çevrilmiştir. Nemrud ve Semiramis, biraderlik örgütü için -günümüze kadar- muhtelif isimler ve sembollerle anılan anahtar tanrılar olarak kaldılar. Nemrud bir balıkla, Semiramis ise bir balık ve güver­cinle sembolize ediliyordu. Semiramis aynı zamanda Sümer Tanrıç...

Devamını Oku

» Doğanın Mumyaları



  Doğru yerde ölürseniz, doğa cesedinizi doğal bir mumya olarak saklıyor… Kalıntıları görmek pek hoş bir şey olmasa da, doğanın müthiş bir biyolojik zaman kapsülü yaratması herkesi şaşırtıyor.     Mumyalama fikri nasıl doğmuş olabilir? Ölüm geldiğinde, bırakın itibarı, bakışları bile koru­mak mümkün değil. Vü­cut birkaç saat içinde ka­tılaşmaya başlıyor, yüz hatları bo­zuluyor, uzuvlar sertleşiyor. Birkaç gün sonra da bağırsaklardaki bakte­riler kontrolsüz olarak çoğalmaya başlıyorlar; zararlı gazlar çıkıyor, vücut şişiyor ve çürüme başlıyor. Sıra böceklere gelince… Onlar ölü bedene hücum ettiklerinde, ceset hemen dağılmaya başlıyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde, atalarımı­zın, liderlerinin ya da sevdiklerinin cesetlerini canlıyken göründüğü gibi tutmak için harcadıkları zaman ve çabaya şaşmamak gerek… Firavun mumyaları pahalıya mal oluyordu, ama çöl bu işi fakirler için yapıyordu Antik kültürlerin çoğunda, ölü bedenlere, bu ve öteki dünya arasında bulunan kutsal bir köprü olarak bakılıyordu. Antik Mısır’ın gelenek­sel, karmaşık ve son derece pahalı olan mumyalama işleminde, iç or­ganların dikkatle dışarı alınıp tuzla kurutulması 70 gün kadar sürüyor­du. İşin tuhafı, çöl kumuna gömülen Mısırlı fakirlerin cesetleri bile en zengin firavunlardan daha iyi koru­nuyordu… Kurumanın çürümeden önce baş­ladığı durumlarda meydana gelen doğal mumyalama, ilk suni mumya­lamadan daha eskilerde de biliniyor ve sırf insanlarda değil, diğer canlı­larda da görülüyordu. 1992 yılında Antarktika&...

Devamını Oku

» İNDEKS



Bir Sayfanın Teması Değiştirmek Sayfa Biçimlendirme Unsurları Yerel Biçimlendirme Stiller Yazıları Biçimlendirme Ders 4: Sayfaları İşleyelim Bağlantıları Kaldırmak İstiyorsanız Elektronik Posta Bağlantısı Siteler Site Dışı Bağlantılar Site İçi Bağlantılar Ders 3: Sayfaları Bağlayın Grafiklerin Çözünürlüğü Telif Hakkı Meselesi Web Sayfasına Grafik Dosyası Yerleştirme Web Sitesine Yeni Sayfa Ekleyelim Web Sayfasına Yazı Dosyası Yerleştirme Ders 2: Sayfaları Yapmaya Başlayalım Kağıttan Web’e Site Planını FrontPage’e Geçirmeden Önce Sitenin İskeleti Eş-dost sınırını aşacak mısınız? Sitenin Türünü Doğru Belirleyin Web Sitesi’nin Amacı Ders 1: Sitenizi Planlayın AutoCAD sizinle TARAMA, HATCH, BHATCH acadaralik AutoCAD İLE ÇİZİM 2011 YGS Soru Kitapçığı ve Cevap Anahtarı National Geographic Dinozor Avcıları türkçe indir KARACA (Capreolus capreolus) KAKIM (Mustela erminea) İZLANDA MİDİLLİSİ (PONY) (Eguus İslandese) EVCİL KEÇİ (Capra hircus) Çengelboynuzlu Dağ Keçisi (Rupicapra rupicapra) CEBELİTARIK MAYMUNU (Bertuccia Gibilterranea) BOZ AYI (Ursus arctos) AVRUPA TAVŞANI (Lepus capensis europaeus) AVRUPA SUSAMURU (Lutra lutra) AVRUPA MARMOTU (Marmotta marmotta) AVRUPA KUR...

Devamını Oku

» Ergenekun’un Yeri



Eski Türk yurdu ve coğrafyası üzerine şimdiye kadar çok değişik fikirlerin ortaya atıldığı bir gerçektir. Yani Türklerin ana yurdu meselesi çok tartışılmış ve hâlâ da tartışılmaya devam ediyor. Biz de, zaman zaman çeşitli yazılarımızda ve kitaplarımızda kısmen de olsa bu konu üzerinde durmaya çalıştık.228 Bununla beraber eski Türk vatanı veya ana yurdu hususunda bizim görüşümüz Selenge ve Orkun Irmakları kıyıları olması gerektiği yo­lundadır.229 Kaynak: Türk Destanlarına Giriş, S. 155-159 Prof. Dr. Saadettin Gömeç   Ancak, özellikle Kök Türkçe kitabeleri göz önünde bulundurduğumuzda, bu tarihi belgelerde zikredi­len Ötüken kelimesini ele alıp, neresi olduğu konusunda fikir yürütmek gerekirse, bu coğrafi adın çok geniş bir ma­nası olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla eski Türk kaynak­larında “il tutulacak yer” olarak gösterilen230 Ötüken’in tek bir nokta olmaması lazımdır. Bizce, manası hakkında da münakaşaların sürdüğü Ötüken, büyük bir coğrafi mekanı ifade ediyordu. Ötüken meselesini bu şekilde özetledikten son Türk destanlarında geçen Ergenekun’un mevkiinin neresi olduğu hususundaki soruya da geçebiliriz. Tıpkı Ötüken’in yeri mevzuundaki tartışmalarda olduğu gibi Ergenekun’un da ne anlama geldiği ve neresi olduğu yo­lunda farklı fikirlerin bulunduğunu yukarıda belirtmiştik Türklerin Türeyiş Destanı veya Ergenekun Efsanesi olarak adlandırabileceğimiz bu hikâyelerde, atalarımızın başından geçen birçok olaya şahit bulunmakla beraber, tarihi yur­dun özellikleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Her milletin mitolojik devirlerinde, b&ou...

Devamını Oku

» Biyolojik Savaş ve Biyosilahlar



Kimse bilmezdi gerçekte ne olduğunu, olan bitene hastalık demişlerdi sadece. Kim bilir belki de hastalıkları tanrılar veriyordu; üzerine gittik. Zamanla öğrendik o ufak canlıları, hastalıklara bakış açımız da değişti ya da daha az korkuyorduk artık. Zamanla bizim sözümüz geçmeye de başlamıştı. Hastalıkları yenebiliyorduk ya da birbirimize hastalıklarla saldırabiliyorduk. İnsanlığın gelişimini kim durdurabilir; laboratuvarlar kurduk, hastalıklar üretmeye başladık. Silahlarımız vardı, hastalık saçıyordu. İnsanlık hiç diyor mudur kendine, keşke bilmeseydik gerçeği diye?   Bilim dünyasının gördüğü en korkunç mikroorganizmalar, askeri amaçlarla birleştiğinde etik değerleri olmayan biyolojik savaş ortaya çıktı. Bu durum aynı zamanda dünya üzerinde canlı olan her şey için bir tehdittir. Bugün bir çok ülke hastalıkların tedavilerinden, insan yaşam süresini uzatmaya kadar birçok amaçla zararlı veya zararsız mikroorganizmalar üzerinde çalışmalar yapmaktadır. Bu canlıların kolay ulaşılabilir olması aynı zamanda biyoterör kavramını oluşturmuş, biyolojik tehditlere karşı güvenliği ifade eden biyogüvenlik, hastalıkları denetlemeyi ve gözlemlemeyi ifade eden biyogözetim gibi kavramları da meydana getirmiştir. En korkunç silahlar sıralamasında nükleer silahları alt edebilecek etkilere sahip biyolojik silahlar, kendilerinden II. Dünya Savaşı’nda sıkça söz ettirmişlerdir. Kurbanlarına çektirdikleri acı, tespit edilmelerindeki zorluk, yayılma hızları, maliyetleri bir biyolojik ajanın silah olarak tercih edilmesindeki kriterlerden birkaçıdır. Biyolojik savaşın milattan önceki dönemlere kadar uzanan bir geçmişi vardır. O dönemlerde hastalıktan ölmüş hayvan ya da insan bedenleri &...

Devamını Oku

» Yeryüzü Gizemleri



  Dünyanın pek çok yerinde eski kültür ve medeniyetlerin kalıntılarına rastlanabilir. İngiltere, büyük taş kütleleriyle oluşturulmuş çemberler ve binlerce yıllık geçmişe sahip diğer yapılarıyla bu konuda oldukça şanslı bir ülkedir. Amerika’da da Arizona’daki kaya evleri gibi tarih öncesi kültürlere ve kızılderili kültürlerine ait kalıntı örneği çoktur. Güney Amerika’da ise Eric von Daniken’in dünyadışı varlıklar tarafından yapıldığını düşündüğü millerce uzunluktaki Nazca Çizgileri dikkat çekicidir, ilginç olan şey eski çağlardan kalma bu tür gizemli yapıların günümüzde hala insan zihnine meydan okuyor olmasıdır. Yerküre gizemleri araştırmaları arkeolojinin mistik kız kardeşidir, bununla birlikte gücünü farklı kollardan alır.   Bu araştırmalarda bir öncü olan Paul Devereux’ya göre yerküre gizemleri araştırmalarının eski kültürlere ait gizemli yapıtlara yaklaşımı, geleneksel yöntemlerle tartışmalı mistik yöntemleri birleştirmekten korkmayan bütüncül bir yaklaşımdır. Bu alandaki çalışmalar her ne kadar tarih bilimiyle yakından ilişkili olsa da, yerküre gizemleri araştırmacıları teorilerini büyük ölçüde doğaüstü konusu araştırmalarına dayandırmaktadırlar. Dolayısıyla da bazı çevrelerle sık sık sürtüşmektedirler. Ancak kesin olan birşey varsa, o da esrarları hala çözülemeyen gizemli kalıntılar hakkında oldukça şaşırtıcı ve incelemeye değer yaklaşımlar sunduklarıdır.   GEÇMİŞE BAKIŞ Soyu tükenmiş ırklar hakkındaki bilgilerimiz göreceli olarak çok azdır. Özellikle yazılı metin eksikliğinde, bu ırkların kalıntıları üzerindek...

Devamını Oku



GÜLSERECEĞİM YOLLARINA

Sitemiz Yenileniyor


Tasarımımızla ilgili fikirler vermek için bizimle iletişime geçebilirsiniz.